27
2007
Mülayim Pelvan
“Zihinden daha derin olan yüreğimizdir. Mantıktan daha derin olan aşktır. Bilimden daha derin olan sanattır. Matematikten daha derin olan müziktir.” Ranzamda üst ranzanın demirlerine bakarken Osho’nun bu sözlerini düşünüyordum. Üst ranzadaki yatağın altına yazdığım ismin kıvrımlarına dalıyordum. “E” harfinin ne kadar güzel bir harf olduğunu düşünüyor, yatay olan üç çizgisinin ne kadar özgür olduğunu hayal ediyordum. Öyle ki asetatlı kalemle çizdiğim bu baş harf, mürekkep dağıldıkça yatağın ilmekleri arasına nasıl da süzülmüştü. Yüreğim, zihnimdeki bütün gerçeklerin ve düzmecelerin önüne nasıl da geçmişti. Pehlivan yüreğim… Dedem, ben küçük bir çocukken bana “mülayim pelvan” derdi. Eski bir pehlivanın torununa kendi kültüründen bir lakap takması ne güzel, bunu unutmamam ne güzel. Küçükken daha mülayim olduğumu hatırlamak, büyüdükçe yetişkin olmanın bedellerini daha da aşikâr ediyor. Dedem belki de bu günlerim için söylemişti bu sözü bana. Bu lakap beni ne de iyi tarif ediyor aslında. Hem mülayim, hem de pehlivan olmak yakışır Erker adama. Dedemin düzgün Türkçe’sine rağmen lehçe kullanıp “pehlivan” yerine “pelvan” demesi ise ayrı bir miras.
Mantıktaki sınırı aşabilecek tek mancınık aşktır. Mancınığa koyduğun gülle ise yüreğindir. Hedefin ise defalarca kıracağın bir kadının kalbidir. Çünkü severken çok hırpalarız, boğarız. Ziyadesiyle sevdiğimizi sanırız, oysa gururumuz hiç boş bırakmaz mancınığın kepçesini. Yeni yeni, yuvarlaklığıyla hıphızlı gülleler koyar. Bazen de köşeleri sivri kayalar…Kanatan cinsten, derinini yaran cinsten. Ki kadın, kırık bir kalple de sevmekten vazgeçmez. Bunu gördükçe üzülür, “kıracağım bu mancınığı” deriz. Ve kırarız da. Bir zaman sonra gururumuz yeni bir mancınık inşa etmektedir. Kadının zaman zaman attığı küçük çakıllara, gülleyle karşılık vermek ezadır aslında. Ne mantık sınırının ötesine, ne de gururun önüne geçmek kolay değildir.
Bütün ilaçların, formüllerin, metotların, fiziklerin anlaşılmaz geldiği bir anda, bilime sadece saygı duyup, önümüzü ilikleyerek geri geri çıkarız o odadan. Bir ney taksimi, ya da tanbur peşrevine meftun oluruz diğer odada. Bütün tınılar, bütün titreşen sesler bizi alır götürür. Duvardaki, karanlık sularda yüzen gemi tablosunun içinde fırtınaya yakalanır, komodinin üzerindeki büyükannenin iğne oyasında sabrımızı sorgularız. Bilim ve bütün olasılık teoremleri içerideki odada bizi gözlerken, yorganın altına saklanmak gelir içimizden. Ney taksiminde “BEN” ‘i, tanbur peşrevinde sevgiliyi, tabloda yalnızlığı ve iğne oyasında direncimizi zorlarken gün ayıverir. Sabah olmuştur. Yelkovan yine akrebin peşinden koşmuştur. Güneş aynı mesafeden ışımış, dükkânların kepenkleri aynı gürültüyle açılmıştır…
Şimdi bakkala gidip, fırıncının henüz kapının önüne bıraktığı sepetteki sıcacık ekmeklerden alma zamanıdır. Bakkal siftahını yapmalı, kursaktan bir lokma geçmeli ve “hoyde bre pehlivaaan” deyip, bilimle, mantıkla ve zihinle güreşe devam etmeli. Sana el ense çekmek de güzel, hayat…
Çetin Erker
« “UMUTSUZLAR” filminden bir sahne ve şiir… | Dişlenmiş Sevgili Mabetleri »
Yorumlar